Perşembe, Kasım 30, 2006

Faiz dışı fazla bir kaynak mıdır?

Esasında bu yazıyı Tuğrul’un şu yazısını gördükten sonra dergide yazmayı düşünmüştüm ama fırsat olmadı. Kısmet bugüne ve de burayaymış. Tuğrul, orada Takvim Gazetesi’nde çıkan ve CHP Genel Sekreter Yardımcısı Algan Hacaloğlu ile yapılan söyleşiyi içeren bir yazıyı veriyordu. Takvim’deki arkadaşlarımız bu yazının başlığına Hacaloğlu’nun “Dış borçları erteleriz” sözünü çekmişti. Fakat benim dikkatimi, CHP’nin kaynak paketi içinde görülen “faiz dışı fazlanın yüzde 6.5’ten yüzde 3’e indirilmesi” kalemi çekti.

Faiz dışı fazlayı düşürüp buradan geleceği varsayılan parayı kaynak olarak kullanma fikri yeni değil. Son beş yılda bu yönde başka öneriler de duyduğumu hatırlıyorum. İçinde geçen “fazla” kelimesinden midir nedir, nedense Türkiye’de bazıları faiz dışı fazlayı, hükümetin elinde fazladan bulunan ama harcamayıp faiz ödemekte kullandığı bir para sanıyor. Satranç yerine tavla oynama alışkanlığımızdan olsa gerek, faiz dışı fazla böyle birdenbire azaltıldığı takdirde, sonraki adımda neler olabileceğini kimse düşünmüyor. Gelin şimdi biz bunu yapmaya çalışalım.

2007 Yılı Programı’na (şurada, internette 77’nci sayfa) baktığımızda 2007 için öngörülen toplam devlet gelirinin 293.9 milyar YTL olduğunu görüyoruz. Öngörülen toplam harcama 297.8, faiz dışı harcama ise 243.9 milyar YTL. Yani faiz ödemesi için 53.9 milyar YTL’lik ödenek ayrılmış durumda. Devletin genel dengesinin 3.9 milyar YTL açık vereceği öngörülmüş. Faiz dışı fazla öngörüsü ise 50 milyar YTL.

Aynı programın bir başka sayfasından (internette 30’uncu sayfa) ise 2007 GSYİH büyüklüğünün 632.4 milyar YTL olarak öngörüldüğünü görüyoruz. Öngörülen faiz dışı fazlayı GSYİH rakamına böldüğümüzde yüzde 7.9’luk bir oran çıkıyor (Anlatacağımız olayı etkilemediğinden bunun neden yüzde 6.5 olmadığına takılmayalım. Farkın büyük bölümü IMF’nin faiz dışı fazla tanımının biraz farklı olmasından, bir bölümü de hükümetin IMF’nin istediğinden daha fazla bir faiz dışı fazla hedeflemesinden kaynaklanıyor).

Şimdi faiz dışı fazlayı CHP’nin önerdiği gibi GSYİH’nin yüzde 3’üne indirdiğimizi düşünelim. Bu, 19 milyar YTL’lik (0.03 x 632.4) bir rakam eder. 50 milyar YTL’lik ilk öngörüden bunu çıkarırsak, bu şekilde harcanabilecek 31 milyar YTL’lik bir kaynak(!) elimize geçer.

Peki bu parayı harcadığımızda şimdi faiz dışı harcama ne kadar olacak? 243.9 + 31 = 274.9 milyar YTL. İyi de bu arada 53.9 milyar YTL’lik faiz ödemesi azalacak mı? Faiz ödemelerini durdurmak gibi sonu felaketle bitecek başka bir cinlik yapmadığımız takdirde, hayır. O zaman sadece faiz dışı harcama değil toplam harcama da 31 milyar YTL artacak değil mi? Böylece toplam harcama, 297.8 + 31 = 328.8 milyar YTL olacak. E, bu durumda açık ne olacak? 328.8 – 293.9 = 34.9 milyar YTL. Başlangıçta 3.9 milyar YTL olarak öngörülürken birdenbire 34.9 milyar YTL’ye çıkan bu açık neyle finanse edilecek? Borçlanma ile. Peki devletin böyle birdenbire finansal piyasalardan 8.9 kat daha fazla borç talep eder hale gelmesi faizleri nereye yükseltecek? Gökyüzüne.

Farkındayım, biraz karışık oldu. Zaten faiz dışı fazlayı kaynak olarak kullanmayı önerenler de bu karışıklıktan faydalanıyorlar (Kimbilir, belki de bu nedenle sadece karşılarındakini değil kendilerini de kandırıyorlar). Böylece bu kişiler, bir taraftan borç artışından ve yüksek faizlerden şikayet ederlerken, borçları daha da artıracak ve faizleri daha da yükseltecek bir projeyi, “işte size kaynak” diye önerebiliyorlar.

Faiz dışı fazla azaltılmalı mı, bu ayrı bir konu. Fakat azaltılacaksa bile bu tedrici bir şekilde yapılmalı. CHP’nin önerdiği gibi birdenbire yapılacak olursa ortalık toz duman olur. Ama tabii siz bir de borç ertelemeyi göze aldıysanız söyleyecek bir şey yok. Deneyin de bir görün diyeceğim ama diyemiyorum. Çünkü böyle cinlikler sonrasında olan onlara değil bizim gibi sade vatandaşlara oluyor.

Salı, Kasım 28, 2006

Gerçekçi kur politikası: Masal mı, gerçek mi?

Türkiye’de “yüksek faiz, düşük kur politikası” uygulandığını iddia eden kesimlerin ağızlarından düşürmedikleri bir söylem de “gerçekçi kur politikası”dır. Bununla kastedilen kurların enflasyon kadar (tabii daha doğrusu, örneğin dolar kurundan bahsediliyorsa Türkiye ile ABD’nin enflasyon oranları arasındaki fark kadar olması lazım) artırılmasıdır. Esasında gönüllerde yatan esas aslan kur artışlarının enflasyonun da üzerinde olmasıdır ama bunu ancak gözü en kara olanlar açıkça ifade eder. “Gerçekçi kur politikası”nı savunanlar, bu şekilde YTL’nin değer kaybetmesiyle, ihracatın sürekli yüksek oranlarda artırılabileceği ve ihracata dayalı bir büyümenin gerçekleşeceği, ithalatın da kısılması sayesinde büyümenin cari açık olmadan başarılacağı iddiasındadır.

Bu yazıda bu iddianın ne kadar gerçekçi olduğuna bakacağız. Bunun için öncelikle diğer ülkelerin deneyimlerini inceleyeceğiz. Sonra da Türkiye’deki durumu bir göz atacağız.

Biliyorsunuz, dünyada “Asya Kaplanları” diye tabir edilen bir grup ülke var. Yalnız bu ülkelerin hangileri olduğu kaynaktan kaynağa değişir. Biz burada Asya Kaplanları olarak, IMF’nin “yeni sanayileşen Asya ekonomileri” olarak sınıflandırdığı Hong Kong, Kore (Güney) ve Singapur’u ele alacağız (IMF'nin ülke sınıflandırması için buraya bakın). Esasında IMF’nin bu sınıflandırması içine Tayvan da dahil ama Çin ile arasındaki bağımsızlık sorunu yüzünden pek çok ülkenin tanımadığı (galiba sadece ABD tanıyor, pek iyi bilmiyorum) bu ülke ile ilgili olarak veri bulmak pek kolay değil. Bu nedenle diğer üç ülkedeki durumu incelemekle yetineceğiz. Bu ülkelerin ortak özelliği 20’nci yüzyılın son 25-30 yılında olağanüstü bir hızla büyümeleri ve 1970’li yıllarda gelişmekte olan ülke olarak kabul edilirken bugün gelişmiş ülke olarak sayılmalarıdır. Yani bunlar dünyada şu anda mevcut olan gelişmiş ülkeler arasında kalkınmayı en son başarmış olanlardır. Bu ülkelerin bunu ihracata dayalı bir büyüme politikasıyla gerçekleştirdikleri konusunda da ortak bir kanı mevcuttur.

Aşağıdaki 1 numaralı grafiğe baktığımızda gerçekten de bu ülkelerin ihracatının 1970-2005 döneminde Türkiye’nin ihracatından çok daha fazla artış gösterdiğini görüyoruz. Bu grafiğin üst panelinde ABD Doları cinsinden nominal ihracat verileri, alt panelinde ise nominal ihracat verilerini ihracat fiyat endeksleri ile deflate ederek hesapladığımız reel ihracat verileri yer alıyor. Hem nominal hem de reel ihracatta durumun aynı olduğu dikkati çekiyor.


Peki bu ülkeler acaba “gerçekçi kur politikası” uyguladıkları için mi ihracatlarını bizden kat be kat daha fazla artırmışlar? Ya da biz bu politikayı uygulamadığımız için mi onların çok gerisinde kalmışız? Bunu anlamak için önce, bu ülkelerde ve Türkiye’de dolar kurunun 1970-2005 dönemindeki seyrini gösteren, 2 numaralı grafiğe bakalım. Sonra devamı da gelecek. Bu yazıda sizi biraz grafiğe boğacağız ama derdimizi anlatabilmek için bunun gerekli olduğunu düşünüyorum.

Allah, Allah. Bu ülkelerin hiçbirinde dolar kuru bizde olduğu gibi füze gibi yükselmemiş. Hatta Singapur’da dolar 1970 yılına göre değer bile kaybetmiş. Hong Kong’da ise 1980’lerin başından bu yana yatay seyreden bir dolar kuru var.

Ama durun bakalım. Acele karar vermeyelim. Belki de bu ülkelerde enflasyon bizdeki kadar yüksek olmadığı için, dolar kuru da bizdeki gibi yükselmemiştir. Bunu anlamak için bir de dolar kurundaki değişim oranı ile enflasyonu (burada en genel enflasyon ölçüsü olduğu için GSYİH deflatöründeki değişimi kullandık) karşılaştıralım. 3 numaralı grafik de bunu gösteriyor.

Buradan da “gerçekçi kur politikası” taraftarlarını hoşnut edecek bir sonuca varamadık. Asya Kaplanları’nda dolar kuru artışı ile enflasyon arasında bir paralellik görünmüyor. Türkiye’de ise ilginçtir böyle bir paralellik var. Ama yine de bir durun. Bir de ABD’deki enflasyonu işin içine katıp reel kur endekslerine (reel kur endekslerinin hesaplanma yöntemi için buraya bakın) bakalım. 4 numaralı grafikte de 1970=100 bazlı olarak hesapladığımız reel kur endekslerini görüyorsunuz.

Reel kur endeksleri de aynı sonucu veriyor. Türkiye’de dolar kuru dönmüş dolaşmış, 2005’te neredeyse 1970’deki düzeyine geri gelmiş. YTL’nin 1970 yılına göre bir miktar değerli hale gelmesi de ancak son birkaç yıldır yaşanan değerlenme süreci ile gerçekleşmiş. Buna karşılık Asya Kaplanları’nın para birimlerindeki değerlenme ise bizdekinden daha fazla olmuş. Ayrıca bu ülkelerin para birimlerinin reel değerinin 35 yıllık sürede bizim paramıza göre daha istikrarlı bir seyir izlediğini de belirtelim (Esasında bence işin püf noktası da burada).

Sonuç? İşi biraz gırgıra vurursak sonuç şu: Maalesef Asya Kaplanları’nın “gerçekçi kur politikası”ndan haberi yokmuş. Eğer bu politikayı uygulasalardı, şimdi ihracatları birkaç kat daha fazla olacak, son 35 yılda daha hızlı büyüyecekler ve zenginlikte herkesi sollayacaklardı(!) Bizim bu politikayı yıllardır uyguladığımız halde ihracatta ve büyümede onlar kadar başarılı olamamamızın nedenini ise mutlaka “dış mihraklar”da aramak lazım (Kabul ediyorum, üslubum Ekonomi Turk yazarları kadar esprili değil, yine de bir deneyeyim dedim).

İşe ciddi olarak bakarsak ise sonuçta şunları söyleyebiliriz: “Gerçekçi kur politikası” bir masaldan ibarettir. İhracat ile kur arasında sanıldığı kadar güçlü bir ilişki yoktur. Dünyada para biriminin değerini sürekli düşürerek ihracat rekorları kırmış ve de kalkınmış bir ülke bulunmamaktadır. 1980-2000 arasında parasının değerini sürekli düşürmek Türkiye’ye kalkınma yarışında bir şey kazandırmamıştır. İhracatta ve de kalkınmada başarıyı başka faktörlerde aramak gerekir.

Not: Yazıyı siteye ilk kez koyduktan sonra baktım ki özellikle 2 ve 3 numaralı grafikler istediğim kalitede çıkmamış (henüz bu işte acemiyim, kusura bakmayın). Bu nedenle yeniden edit edip ek bir açıklama yapma gereği duydum. 2 ve 3 numaralı grafiklerde en üstte Kore, ikinci sırada Hong Kong, üçüncü sırada Singapur, en altta ise Türkiye'nin verileri yer alıyor. 3 numaralı grafikte mavi çizgiler enflasyonu, kırmızı çizgiler ise dolar kurundaki artışı gösteriyor.

Cuma, Kasım 24, 2006

Gerçek işsizlik oranı üzerine

Yazdığımız son yazıya Tuğrul Bey'in Ekonomi Turk ve kendi sitesi olan İktisat Yazıları'nda yer vermesinden sonra bir miktar ziyaretçi kazandık. Kendisine teşekkür ederim. Bu hafta işyerinde epey yoğun olduğumdan bu ilgiye hemen karşılık veremedim. Kusura bakmayın. Şimdi biraz fırsat bulmuşken, bu hafta ilgimi çeken bir konuyu gündeme getirmek istiyorum.

Herhalde takip etmişsinizdir, geçenlerde TÜİK ağustos ayı işgücü piyasası verilerini yayınladı. Bu verilerin yayınından sonra da, geçmişte de birçok kez olduğu gibi, basında, "gerçek işsizlik oranı TÜİK açıkladığı kadar değil bu kadar" türünden haberler yayınlandı. Anka Ajansı kaynaklı olan bu haberin Hürriyet Gazetesi'nin sitesinde bulunanına bu linkten ulaşabilirsiniz.

Haberden anladığımıza göre Anka gerçek işsizlik oranını şu şekilde hesaplıyormuş: TÜİK'in işgücü içine dahil etmediği, iş aramayan ama iş bulsa çalışacak olan kitle ile mevsimlik çalışanları işgücüne dahil ediyormuş. Tabii bunları işgücüne işsiz olarak katıyormuş. Ayrıca TÜİK'in eksik istihdam olarak istihdama dahil ettiği kişileri de işsiz olarak kabul ediyormuş. Bunlar yapılınca da TÜİK'in ağustos ayı için yüzde 9.1 olarak açıkladığı işsizlik oranı bir anda yüzde 18.9'a çıkıyormuş.

Bilenler bilir, Türkiye'de yıllardır en çok tartışılan veriler işgücü piyasası verileridir. Milli gelir verilerinin gerçekçiliği üzerine yapılan tartışma daha 3-4 yıl önce başladı. Ben, işgücü piyasası verilerinin ise 1990'lı yıllarda da tartışıldığını hatırlıyorum. Bu işe ilk başladığım sıralarda ben de, anlı şanlı çalışma iktisatçılarının bile TÜİK'in işgücü verilerini eleştirmesinden etkilenmiş ve bu eleştirileri dikkate alarak gerçek işsizlik oranını hesaplama peşine düşmüştüm. Fakat şimdi biraz farklı düşünüyorum. Bu konuya aşağıda döneceğim.

Ondan önce ben de ortaya bir gerçek işsizlik tanımı koymayı deneyeceğim. Belki bakmışsınızdır, TÜİK'in anketlerinde işgücüne dahil edilmeyenler arasında "ev işleriyle meşgul" şeklinde tanımlanan kalabalık bir kitle var. Aralarında hiç erkek olmamasından da bunların bildiğimiz ev kadınları olduğunu anlıyoruz. Yine biliyorsunuzdur, istihdam içinde de "ücretsiz aile işçisi" olarak tanımlanan bir kitle vardır. Bunlar aileye ait işyerlerinde ücretsiz olarak çalışan aile fertleridir. Peki ev kadınları da bir çeşit ücretsiz aile işçisi sayılmazlar mı? Çocuklarımızı büyütmek için birkaç yıldır evde olan eşim, kendisinin ne kadar ağır bir iş yaptığını, kendisi çalışsaydı bu işleri yaptırmak için bütçemizin önemli bir kısmını harcamamız gerekeceğini söyler durur. Bana kalırsa haksız da değil. İşte ben bu ev kadınlarını da işgücü içine ve dolayısıyla da istihdam edilenler içine dahil edip yeni bir tanım yaptım ve kendi gerçek işsizlik oranımı hesapladım.

Aşağıdaki grafikte TÜİK'in açıkladığı işsizlik oranları ile benim Anka'nın tanımına göre ve kendi tanımıma göre hesapladığım işsizlik oranlarını görüyorsunuz. Gördüğünüz gibi benim tanımıma göre de işsizlik oranı TÜİK'inden yüksek çıkıyor ama durum Anka'nın hesapladığı kadar da vahim görünmüyor.

Belki bir kısmınız şimdi "Böyle işsizlik oranı tanımımı olur" diyeceksiniz. Eğer Anka'nınki oluyorsa benimki neden olmasın? Bal gibi de olur.

Neyse işin doğrusuna gelelim. Bu hesapları yapmam sadece, eğer bir kez standartlardan sapacak olursak herkesin kendisine göre bir işsizlik tanımı yapabileceğini göstermek içindi. Bana kalırsa gerçek işsizlik oranı, TÜİK hangi oranı açıkladıysa odur. Çünkü işgücü piyasası verilerini TÜİK'ten daha iyi bir şekilde hesaplama imkanı Türkiye'de hiçbir kurumun elinde yok. TÜİK'in anketler düzenleyerek ortaya kolduğu verileri istediğimiz gibi kesip biçerek "gerçek oran budur" diye yeni işsizlik oranları hesaplamanın da hiçbir bilimsel tarafı yok. Bu işin standartlarını koyan ILO'nun işsiz olarak kabul etmediği iş aramayan kesimi biz neye göre işsiz olarak kabul ediyoruz ki? Geçinmek için gelire ihtiyacı olan bir kimsenin iş aramamak gibi bir lüksü olabilir mi? Bir kimse iş aramıyorsa ya çalışmadan da kendini geçindirecek bir geliri vardır (kira ya da faiz geliri gibi), ya diğer aile fertleri çalışıyor ve o tembellik yapıyordur, ya da en uzak ihtimal olarak eşin dostun yaptığı yardımlarla düşük standartlarda bir hayatı tercih ediyordur. Bir başka ihtimal olarak da bu insanların gerçekte iş aramayıp anketöre "iş aramıyorum ama iş veren olsa çalışırım" demiş olmasıdır. Zaten iş aramayıp da işbaşı yapmaya hazır olanların büyük bölümünü (ağustos ayı verilerine göre yüzde 66.6'sını) iş bulma ümidi olmayanlar değil, "diğer" kategorisinde sınıflandırılanlar oluşturuyor. Bu "diğer" kategorisini de TÜİK şöyle tanımlıyor: Mevsimlik çalışma, ev kadını olma, öğrencilik, irad sahibi olma, emeklilik ve çalışamaz halde olma gibi nedenlerle iş aramayıp ancak işbaşı yapmaya hazır olduğunu belirten kişilerdir.

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Cari açık ve büyüme

Son zamanlarda Türkiye'de ekonomi alanında en popüler tartışma konusu cari açık. Türkiye'nin cari açığının daha önce hiç görülmemiş düzeylere çıkması, daha önce cari açık her yükseldiğinde kriz çıktığı için, "Eyvah yine kriz geliyor" korkusuna yol açıyor. Son üç yılda cari açık rekorlar kırdığı halde kriz yaşanmaması nedeniyle bazı iktisatçılar ezberlerini gözden geçirip "Galiba bu kez durum farklı" diye düşünseler de, çoğunluk bu korkuyu üzerinden atamıyor.

Bu bağlamda cari açık-büyüme ilişkisine bakış da farklılaşıyor. Ben dahil bazı iktisatçılar cari açığın ekonomideki hızlı büyümenin katlanılması gereken bir sonucu olduğunu savunuyor. Bazıları ise, Ege Cansen'in şu yazısında olduğu gibi, cari açıkla büyüme olmaz hatta cari açık olmazsa daha hızlı büyürüz diyor.

Şimdi size önce bir ülkenin cari açık/GSYİH oranını vereceğim. Sonra da bu ülkenin başına neler gelmiş olabileceğini, büyüme grafiğinin nasıl çıkabileceğini tahmin etmenizi isteyeceğim.


(Esasında bu yazıyı burada bitirip devamını yorumlar geldikten sonra yazmak istiyordum ama henüz ziyaretçi sayımız sıfır olduğu için çaresiz devam edeceğiz. :)

Ülkemizdeki standart görüşe bakarsak bu ülkenin ikide bir krizlerle karşılaşması, büyüme grafiğinin zikzaglar çizmesi gerekir öyle değil mi? Fakat 2 numaralı grafiğe bakarsak durumun hiç de öyle olmadığını görüyoruz.


Evet, bu ülke bence 20'nci yüzyılın tek gerçek kalkınma mucizesi olan (Neden böyle düşündüğümü belki başka bir yazıda anlatırım) Güney Kore idi. 1970'lerde refah düzeyi bizden daha geride olan Güney Kore, 30 yılı aşan mucizevi bir hızlı büyüme döneminden sonra gelişmiş ülkeler arasına katıldı. Bu mucizevi büyüme döneminin ilk yarısına çok yüksek cari açıklar eşlik etmişti. Güney Kore'nin cari işlemler dengesi fazla vermeye, 1998'deki krizden sonra başladı. Bu arada 1998 sonrasında Güney Kore'nin eskisi kadar hızlı büyüyemediğine de dikkatinizi çekerim. Fakat Güney Kore artık gelişmiş ülkeler arasına katıldığı için bunun fazla bir önemi de olmayabilir.

Benim cari açık-büyüme ilişkisi konusundaki görüşüm şu (Ekonomist'in 21 Mayıs 2006 tarihli sayısında da bunu yazmıştım) : Kalkınma sürecinin başında ülkeler katma değeri ve fiyatı yüksek makine ve teçhizat gibi ürünleri ithal etmek zorunda iken, ihracatları fiyatı düşük ilksel ürünlerden oluşuyor. Bu da kaçınılmaz olarak büyük bir dış ticaret ve cari işlemler açığının ortaya çıkmasına yol açıyor. Bu açığı bir şekilde finanse edenler kalkınma sürecinde ileri aşamalara geçip katma değeri yüksek ürünler ihraç etme ve cari açığı kapatma şansını yakalıyor. Cari açığı finanse etmeyi başaramayanlar ise düşük büyüme oranlarına razı olup kalkınma sürecini uzattıkça uzatıyor.

Güney Kore örneği bu görüşümü doğruluyor. Türkiye’nin sorununun ise cari açık vermek değil, cari açık verememek olduğunu düşünüyorum. Güney Kore'nin kalkındığı dönemde bizim cari açığımız bu ülkenin çok gerisindeydi. Biz cari açığın milli gelire oranının yüzde 3’ü aştığı her dönemde finansman sorunuyla karşılaştık ve ya büyüme hızını kısmaya razı olduk ya da büyük krizler yaşadık. Sonuçta, büyük cari açıklar verdiğimiz için değil, büyük cari açıklar veremediğimiz için kalkınmış ülkeler arasına yükselemedik.

Türkiye ancak son üç yılda finansman sorunuyla karşılaşmadan büyük cari açıklar vermeye başladı. Bu dönemde hızlı büyüme rekorunu da zorlamaya başladı. Türkiye hem çabuk kalkınmak hem de işsizlik sorununun daha da ağırlaşmasını önlemek için hızlı büyümeye devam etmek zorunda. Ekonominin ithalata bağımlı mevcut üretim yapısıyla ise bunu cari açıksız gerçekleştirme imkanı yok. Bu durumda cari açığı finanse etmenin yolunu bulması gerekiyor. Bu arada ekonominin ithalata bağımlı üretim yapısını değiştirmek için de çaba harcamalı. Cari açıksız büyüme imkanı ancak bu başarıldığında elde edilebilecek.

Para politikasında paranın rolü

Dünkü Hürriyet'te Ercan Kumcu'nun bu başlığı taşıyan bir yazısı vardı. Bana dört yıl önce yaşanan bir tartışmayı hatırlattığı için ilgimi çekti. Nisan 2002'de Merkez Bankası'nın yayınladığı Para Politikası Raporu'nda yer alan bir kutuda (s. 68-70) Türkiye'deki enflasyonist süreçte para arzı ile parasal olmayan faktörlerin etkisi incelenmişti. Orada yapılan ekonometrik analizler para arzındaki artışın enflasyon üzerindeki etkisinin düşük olduğunu gösteriyordu. Bu sonuç o zaman tartışma yaratmış ve hatta Dünya Bankası'ndan emekli olan iktisatçılarımız arasında yer alan Oktay Yenal, Radikal'de yayınlanan yazısında Merkez Bankası'nı iktisat bilmemekle suçlamıştı.

Doğrusu ben o zaman Merkez Bankası'nın söylediklerini daha ikna edici bulmuştum. Fakat tabii para arzındaki artışın enflasyon üzerinde etkisinin hiç olmadığını söylemek de zor. Burada işin sırrı Ercan Kumcu'nun yazısındaki şu cümlede gizli gibi: "... paranın enflasyon üzerindeki rolünün zayıfladığı değil, analizlerde kullanılan para arzları tanımının yetersizliği... ". Gerçekten de para benzeri araçların giderek yaygınlaştığı günümüzde piyasadaki para arzını tam olarak gösteren bir ölçü bulmak herhalde imkansız. Özellikle de bizim gibi dolarizasyonun yaygın olduğu ülkelerde.

Cumartesi, Kasım 18, 2006

Mayıs ayında ne kadar sıcak para çıktı?

Kısa bir süre önce keşfettiğim ve sürekli takip ettiğim (ve beni bir de blog yazarı olmaya özendiren) Ekonomi Turk blogunda dün yayınlanan "Sermaye Akımları Üzerine" başlıklı yazının yorumlar kısmında, finansal piyasalarda dalgalanmanın yaşandığı geçen mayıs ayında ülkemizden ne kadar sıcak paranın çıktığına yönelik bir anlaşmazlık vardı. Bir okuyucu Tevfik Güngör'ün şu yazısını kaynak gösterip 14.5 milyar dolarlık çıkış olduğunu yazarken, bir başkası onu cahillikle suçluyordu.

Bildiğim kadarıyla iktisatçılar arasında henüz sıcak paranın tanımı konusunda bir anlaşmaya varılmış değil. Bu konuda yapılan çeşitli tanımlar mevcut. Tevfik Güngör'ün yazısına baktığımda kullandığı verilerin Anka Haber Ajansı'ndan alınma olduğunu gördüm. Anka'nın tanımının ne kadar bilimsel olduğunu doğrusu bilmiyorum. Fakat ülkemizde yapılan iki farklı tanıma baktığımızda, mayıs ayında çıkan sıcak paranın bu kurumun verilerinin gösterdiği kadar olmadığı görülüyor.

Bu konuda vereceğim birinci tanım Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'na (TCMB) ait. TCMB'nin tanımını şu kaynağın 31'inci sayfasından aldım. Aşağıda 1 numaralı grafikte TCMB'nin tanımına göre hesaplanmış sıcak para hareketleri var. Bu tanım mayıs ayında Türkiye'den çıkan sıcak paranın 4 milyar dolar olduğunu gösteriyor.

Tabii bazılarının TCMB'nin tanımına güvenmeyeceklerini biliyorum. O yüzden bir de Türkiye'de uygulanan ekonomi politikalarına muhalefetleri su götürmeyecek kadar açık olan Bağımsız Sosyal Bilimciler (BSB) platformunun tanımına bakalım. BSB'nin tanımını şu kaynağın 24'üncü (kapak hariç) sayfasındaki 5 numaralı dipnottan aldım. Aşağıdaki 2 numaralı grafikte bu tanıma göre hesaplanmış sıcak para hareketleri var. Bu tanım mayıs ayında çıkan sıcak para miktarını TCMB'nin tanımına göre daha yüksek ve 5.8 milyar dolar olarak gösteriyor ama yine Anka'nın öne sürdüğü rakamın epey altında kalınıyor.





LİNKLER

ÇALIŞTIĞIM DERGİLER
Ekonomist Dergisi
Capital Dergisi

İZLEDİĞİM BLOGLAR
Aydınonat
Brad DeLong's Semi-Daily Journal
Carpe Diem
Dani Rodrik's weblog
ekon-elek
Ekonomi Turk
Greg Mankiw's Blog
Iktisat Yazilari
Nouriel Roubini's Blog
The Becker-Posner Blog
The Skeptical Optimist

VERİ KAYNAKLARI
BEA
BIS
BLS
BUMKO
Dış Ticaret Müsteşarlığı
DPT
ECB
FED
Gümrük Müsteşarlığı
Hazine Müsteşarlığı
IMF
İMKB
Maliye Bakanlığı
Muhasebat Genel Müdürlüğü
OECD
Otomotiv Sanayii Derneği
TCMB
TCMB-EVDS
TÜİK
Türkiye Bankalar Birliği
Türkiye İhracatçılar Meclisi
UNCTAD
UNDP
World Bank
WTO

MAKALE SİTELERİ
Ceteris Paribus
EconPapers
ECONTURK
RePEc
SSRN

ARAŞTIRMA RAPORLARI
Bilkent Üniversitesi
BIS
Boğaziçi Üniversitesi
Dokuz Eylül Üniversitesi
DPT
ECB
Hazine Müsteşarlığı
IMF
NBER
ODTÜ ERC
OECD
Sabancı Üniversitesi
TCMB Araştırmalar
TCMB Uzmanlık Tezleri
Türkiye Ekonomi Kurumu
World Bank

BİLİMSEL DERGİLER
Akdeniz İİBF
Asia Pacific Development Journal
Bankacılar Dergisi
BIS Quarterly Review
Central Bank Review
Cumhuriyet İİBF
Developing Economies
Dış Ticaret Dergisi
Dokuz Eylül İİBF
Dokuz Eylül SBE
Doğus Üniversitesi Dergisi
Economic and Social Review
Economic Quarterly
Ekonometri ve İstatistik
Ekonomik Yaklaşım
Erciyes İİBF
Finnish Economic Papers
FRBSL Review
Gazi İİBF
Hazine Dergisi
IMF Staff Papers
İstanbul Ticaret SBE
Kocaeli SBE
Maliye Dergisi
Nordic Journal of Political Economy
ODTÜ Gelişme
Statistics in Transition
Swedish Economic Policy Review
Süleyman Demirel İİBF
Yapı Kredi Economic Review

ÇALIŞMALAR

"Ulaştırma Altyapısı ve Bölgesel Gelir Farklılıkları: Türkiye İçin Ampirik Bir Analiz", İşletme ve İktisat Çalışmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2013, s. 1-11. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Finansal Gelişme ve Ekonomik Büyüme: Türkiye İçin Bir Nedensellik Analizi", BDDK Bankacılık ve Finansal Piyasalar, Cilt: 6, Sayı: 2, 2012, s. 85-111.

"Ekonomi ve Spor: Ekonomik Gelişmenin Uluslararası Sportif Başarı Üzerindeki Etkisi", Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2012, s. 27-42. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Ulaştırma Altyapısı-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Panel Veri Analizi", Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, Aralık 2011, s. 16-31. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Dolar/Euro Paritesinin Türkiye'nin İhracatına Etkisi: Ekonometrik Bir Analiz", Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, 2010, s. 106-118. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Para Politikası Aktarım Mekanizması ve 2001 Krizi Sonrası Türkiye Uygulaması", İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010.

"The Impact of Foreign Players on International Football Performance", MPRA Paper, No: 11064, October 2008.

"Is Turkey's Foreign Deficit Sustainable? Cointegration Relationship between Exports and Imports", International Research Journal of Finance and Economics, Issue: 14, March 2008, p. 177-181. (Erman Erbaykal ile birlikte)

"Türkiye'de Reel Faiz Oranlarını Belirleyen Faktörler", Uluslararası Ekonomi ve Dış Ticaret Politikaları, Yıl: 2, Sayı: 3, Sonbahar 2007, s. 1-32. (Tuğrul Gürgür ile birlikte)

"Enflasyon Hedeflemesi Gelişmekte Olan Ülkelerde Çalışır mı?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2006/12, Ekim 2006.

"Avrupa Birliği’nde Yakınsama Süreci: Yoksul Ülkeler Zenginlere Yaklaşabildi mi?", Kalaycı, İrfan (der.), Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Üzerine Ekonomi-Politik Tezler içinde, İstanbul, Beta Yayınları, Ocak 2006, s. 473-486.

"Türkiye'de Faiz Oranı ile Döviz Kuru Arasındaki İlişki: Faizlerin Düşürülmesi Kurları Yükseltir mi?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2005/14, Ekim 2005.

“Türkiye’de İhracat ile Büyüme Arasındaki Nedensellik İlişkisi: 1980 Dönüşümünün Etkisi”, Yönetim, Yıl: 15, Sayı: 49, Ekim 2004, s. 30-40. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

“Döviz Kuru Belirsizliğinin İhracata Etkisi: Türkiye Örneği”, Doğuş Üniversitesi Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 2, Temmuz 2004, s. 183-195. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Türkiye'de Bölgeler Arası Gelir Farklılıkları: Yakınsama Var mı?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2004/7, Nisan 2004.

"Türkiye'de Enflasyon-Büyüme İlişkisi: Zaman Serisi Analizi", Doğuş Üniversitesi Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 2, Temmuz 2003, s. 247-255.

"Türkiye'de Koalisyon Hükümetleri, Tek Parti Hükümetleri ve Ekonomi", İktisat, İşletme ve Finans, Yıl: 18, Sayı: 207, Haziran 2003, s. 90-100.

HAKKIMDA

Blog dünyasıyla 2006 yılında Deniz Gökçe'nin bir yazısı sayesinde tanıştım. Bir müddet İktisat Yazıları ve Ekonomi Turk gibi blogların sıkı okuyucusu olarak bu dünya ile ilişkimi sürdürdükten sonra, 18 Kasım 2006'da bu blogu açarak ben de blogculuğa başladım. Hakkımda daha ayrıntılı bilgiyi aşağıda yer alan CV sayesinde edinebilirsiniz. Blogger'de yer alan tanıtım sayfasına ise şuradan ulaşabilirsiniz.


ORHAN KARACA

İletişim bilgileri:

Adres: Ekonomist Dergisi, Trump Towers, Kule 2, Kat 21-24, 34387, Şişli, İstanbul.
Tel: 0212-410-32-45
e-mail: okaraca@ekonomist.com.tr

Eğitim durumu:

Yüksek Lisans: İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Para, Sermaye Piyasaları ve Finansal Kurumlar Bilim Dalı [2010]

Lisans: İstanbul Üniversitesi, İktisat Fakültesi, İktisat Bölümü [1995]

İş deneyimi:

Spot Dergisi (Dünya Gazetesi yayını) [Ekim 1995-Haziran 1996]

Ekonomist Dergisi [Haziran 1996-devam]

Capital Dergisi [Mart 1999'dan beri "Konjonktür" bölümü yazarlığı]

İş pozisyonu:

Ekonomist Dergisi Araştırma Müdürü [Şubat 2004'ten beri]

Medeni durumu:

Evli, 2 çocuklu

Ödüller:

İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi 1995 yılı birincisi [Pekiyi derece ile]

Bilimsel ilgi alanları:

Makroekonomi, Ekonometri, Uluslararası İktisat, Politik İktisat.

Bilimsel çalışmaları:

Yüksek Lisans Tezi

"Para Politikası Aktarım Mekanizması ve 2001 Krizi Sonrası Türkiye Uygulaması", İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2010.

Hakemli dergilerde yayınlanan makaleler

"Türkiye'de Koalisyon Hükümetleri, Tek Parti Hükümetleri ve Ekonomi", İktisat, İşletme ve Finans, Yıl: 18, Sayı: 207, Haziran 2003, s. 90-100.

"Türkiye'de Enflasyon-Büyüme İlişkisi: Zaman Serisi Analizi", Doğuş Üniversitesi Dergisi, Cilt: 4, Sayı: 2, Temmuz 2003, s. 247-255.

“Döviz Kuru Belirsizliğinin İhracata Etkisi: Türkiye Örneği”, Doğuş Üniversitesi Dergisi, Cilt: 5, Sayı: 2, Temmuz 2004, s. 183-195. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

“Türkiye’de İhracat ile Büyüme Arasındaki Nedensellik İlişkisi: 1980 Dönüşümünün Etkisi”, Yönetim, Yıl: 15, Sayı: 49, Ekim 2004, s. 30-40. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Türkiye'de Reel Faiz Oranlarını Belirleyen Faktörler", Uluslararası Ekonomi ve Dış Ticaret Politikaları, Yıl: 2, Sayı: 3, Sonbahar 2007, s. 1-32. (Tuğrul Gürgür ile birlikte)

"Is Turkey's Foreign Deficit Sustainable? Cointegration Relationship between Exports and Imports", International Research Journal of Finance and Economics, Issue: 14, March 2008, p. 177-181. (Erman Erbaykal ile birlikte)

"Dolar/Euro Paritesinin Türkiye'nin İhracatına Etkisi: Ekonometrik Bir Analiz", Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 2, 2010, s. 106-118. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Ulaştırma Altyapısı-Ekonomik Büyüme İlişkisi: Panel Veri Analizi", Çağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 8, Sayı: 2, Aralık 2011, s. 16-31. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Ekonomi ve Spor: Ekonomik Gelişmenin Uluslararası Sportif Başarı Üzerindeki Etkisi", Yalova Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2012, s. 27-42. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

"Finansal Gelişme ve Ekonomik Büyüme: Türkiye İçin Bir Nedensellik Analizi", BDDK Bankacılık ve Finansal Piyasalar, Cilt: 6, Sayı: 2, 2012, s. 85-111.

"Ulaştırma Altyapısı ve Bölgesel Gelir Farklılıkları: Türkiye İçin Ampirik Bir Analiz", İşletme ve İktisat Çalışmaları Dergisi, Cilt: 1, Sayı: 1, 2013, s. 1-11. (Cem Saatcioğlu ile birlikte)

Derleme kitaplarda yayınlanan makaleler

"Avrupa Birliği’nde Yakınsama Süreci: Yoksul Ülkeler Zenginlere Yaklaşabildi mi?", Kalaycı, İrfan (der.), Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri Üzerine Ekonomi-Politik Tezler içinde, İstanbul, Beta Yayınları, Ocak 2006, s. 473-486.

Araştırma raporları

"Türkiye'de Bölgeler Arası Gelir Farklılıkları: Yakınsama Var mı?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2004/7, Nisan 2004.

"Türkiye'de Faiz Oranı ile Döviz Kuru Arasındaki İlişki: Faizlerin Düşürülmesi Kurları Yükseltir mi?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2005/14, Ekim 2005.

"Enflasyon Hedeflemesi Gelişmekte Olan Ülkelerde Çalışır mı?", Türkiye Ekonomi Kurumu Tartışma Metni, No: 2006/12, Ekim 2006.

"The Impact of Foreign Players on International Football Performance", MPRA Paper, No: 11064, October 2008.