Salı, Mart 01, 2016

Yeni web sitesi

İnternette bulunmayan çalışmalarımı yükleyebilmek için Google üzerinde bir site oluşturdum. Aşağıdaki linkten bu siteye ulaşabilirsiniz.

https://sites.google.com/site/okaracca/

Çarşamba, Ağustos 08, 2012

İran'a altın ihracatı büyümeyi etkiledi mi?

Ülkemizde son aylarda çoğunluğu İran’a yönelik bir altın ihracatı patlaması var. Şu sıralarda ihraç edilmekte olan bu altın geçen yıl ithalat yoluyla gelmiş gibi görünüyor. İddiaya göre de Türkiye’de hiçbir işlem görmeden aynen İran’a sevk ediliyor. Uğur Gürses, bu konuda iki yazı yazdı (1, 2). Bu altın ihracatının ekonomideki büyümeyi nasıl etkilediği konusunda ise Fatih Özatay’ın yazıları çıktı (3, 4, 5). Özatay, özetle, ilk iki yazısında bu yılın ilk çeyreğinde geçici altın ihracatının ekonomideki büyümeyi 0.6 puan yükselttiğini, ikinci çeyrekte bu etkinin daha da fazla olacağını anlatıyor. Üçüncü yazısında ise Türkiye İstatistik Kurumu’nu (TÜİK), milli gelir verilerini altın ithalatı ve ihracatı hariç olarak da yayınlamaya çağırıyor. Özatay’ın bu hesabı TEPAV’ın Ekonomide Durum isimli raporunda da yer aldı (6). Özatay’ın dünkü ve bugünkü yazılarından hala aynı hesabı yapmaya devam ettiğini anlıyoruz (7, 8). Öte yandan Uğur Gürses de bugünkü yazısına İran'a altın ihracatının büyümeye etkisini konu etmiş ve de TÜİK'ten aldığı bir açıklamayı da bu yazıya eklemiş bulunuyor (9). Bugün CNBC-e'de izlediğim bir programda da bu konu şöyle bir tartışılıp geçti. Programda TÜİK'ten veya Merkez Bankası'ndan konu hakkında bir açıklama beklentisi gündeme getirildi. Anlaşılan Fatih Özatay'ın yaptığı bir hesapla gündeme getirdiği konu epey kafaları karıştırmış bulunuyor.

Bana göre Fatih Özatay'ın yaptığı hesap yanlış. Neden yanlış olduğunu twitter’da ve Ekonomist ile Capital dergilerindeki yazılarımda anlatmaya çalıştım. Burada daha da açık bir şekilde anlatmayı deneyeceğim, umarım başarırım. Hem iki yıldır tozlanmaya bıraktığımız blogun da tozunu şöyle bir almış oluruz.

Öncelikle milli gelirin nasıl hesaplandığını anlatmakla başlayalım. Milli gelirin üç hesaplama yöntemi var; üretim, harcama ve gelir. Türkiye’de şu anda üretim ve harcama yöntemiyle hesap yapıldığı ve konumuz da bunlarla ilgili olduğu için, gelir yöntemiyle yapılan hesabı bir tarafa bırakalım. Üretim yöntemiyle hesap yapılırken yurtiçindeki sektörlerin üretimleri (daha doğrusu ürettikleri katma değerler) toplanıyor. Harcama yöntemiyle yapılan hesapta tüketim harcamaları, yatırım harcamaları ve devletin yaptığı harcamalar toplandıktan sonra buna ihracat (yabancıların bizim ürettiğimiz ürünlere yaptıkları harcamalar) ilave edilip ithalat (bizim yabancıların ürettiği ürünlere yaptığımız harcamalar) düşülüyor. Burada tüketim harcamaları, yatırım harcamaları ve devletin yaptığı harcamaların hem yurtiçinde üretilen ürünleri hem de ithal ürünleri kapsadığını belirtelim. Bu hesap sonucunda ekonomideki toplam talep bulunmuş oluyor. Fakat şuraya dikkat: Harcamalar yöntemiyle milli gelir hesabında bir de stok değişimi kalemi var. Çünkü bazı dönemlerde üretimin bir kısmı stoğa gittiği için üretim yöntemiyle hesaplanan milli gelir toplam talepten fazla olabiliyor. Bu durumda aradaki fark stok değişimi kalemine pozitif olarak eklenerek iki yöntemle hesaplanan milli gelirin eşit olması sağlanıyor. Bazı dönemlerde de harcamalar stoktaki ürünlerden karşılandığı için toplam talep üretim yöntemiyle hesaplanan milli gelirden yüksek olabiliyor. Böyle durumlarda ise aradaki fark stok değişimi kalemine negatif olarak eklenerek iki yöntemle hesaplanan milli gelirin yine eşit olması sağlanıyor. Bu durumda ekonomideki büyümenin her zaman üretim yöntemiyle hesaplanan milli gelirdeki büyümeye eşit olacağını söylersek herhalde kafanız karışmaz. Bu durumda yurtiçinde üretim faaliyetine konu olmayan bir şey ekonomideki büyümeyi kesinlikle etkilemez. Elbette üretim faaliyetine konu olmayan bir şey toplam talebi etkileyebilir ama stok değişimi kalemine düşülen kayıt sayesinde bunun ekonomideki büyümeye yansıması engellenir.

Şimdi Fatih Özatay’ın ilk çeyrekte altın ihracatı olmasaydı büyüme %3.2 değil %2.6 olacaktı iddiasının doğru olup olmadığını adım adım inceleyelim:

* 1998 yılı sabit fiyatlarıyla, 2011’in ilk çeyreğinde 18.963 milyon TL hanehalkı tüketimi, 2.519 milyon TL devletin tüketim harcaması, 6.881 milyon TL gayri safi sabit sermaye oluşumu (yatırım harcaması demek oluyor), -7 milyon TL stok değişimi, 5.967 milyon TL mal ve hizmet ihracatı, -8.072 milyon TL de ithalat vardı. Bunların hepsini topladığımızda ortaya 26.251 milyon TL’lik bir reel gayri safi yurtiçi hasıla (GSYİH) çıkmıştı. (Burada bir not düşeyim: Ben hesapları excelde yaptığım için elle hesap yapıldığında arada küsuratdan kaynaklanan küçük farklar çıkabilir.)

* 2012’nin ilk çeyreğinde 18.967 milyon TL hanehalkı tüketimi, 2.658 milyon TL devletin tüketim harcaması, 6.994 milyon TL gayri safi sabit sermaye oluşumu, -618 milyon TL stok değişimi, 6.753 milyon TL mal ve hizmet ihracatı, -7.664 milyon TL de ithalat var. Bunların hepsini topladığımızda ortaya 27.089 milyon TL’lik bir reel GSYİH çıkıyor.

* 2012’nin ilk çeyreğindeki 27.089 milyon TL’lik reel GSYİH’yi 2011’in ilk çeyreğindeki 26.251 milyon TL’lik reel GSYİH’ye oranladığımızda reel büyüme oranı %3.2 olarak çıkıyor (27089/26251=1.032).

* Şimdi kafanız karışmasın diye daha sonra anlatacağımız dolaylı bir yoldan hesapladığımıza göre, Fatih Özatay, 2012’nin ilk çeyreğindeki altın ihracatının 1998 yılı sabit fiyatlarıyla karşılığını 155 milyon TL olarak hesaplamış bulunuyor. Ben bu konuda bir hesap yapmadım. Burada Fatih Özatay’ın hesabını doğru kabul ediyorum.

* Fatih Özatay, bu geçici altın ihracatı olmasaydı büyüme ne olurdu sorusunun cevabını, hesapladığı 155 milyon TL’lik altın ihracatını ilk çeyrekteki 6.753 milyon TL’lik mal ve hizmet ihracatından düşerek bulmaya çalışıyor. Bu 155 milyon TL’yi 6.753 milyon TL’den düşerseniz karşınıza 6.598 milyon TL’lik mal ve hizmet ihracatı çıkar (6753-155=6598). Fatih Özatay, bulduğu bu yeni mal ve hizmet ihracatı tutarını, 18.967 milyon TL’lik hanehalkı tüketimi, 2.658 milyon TL’lik devletin nihai tüketim harcaması, 6.994 milyon TL’lik gayri safi sabit sermaye oluşumu, -618 milyon TL’lik stok değişmesi ve -7.664 milyon TL’lik ithalat ile toplayarak 26.933 milyon TL’lik bir reel GSYİH tutarına ulaşıyor. Bunu da 2011’in ilk çeyreğindeki 26.251 milyon TL’lik reel GSYİH tutarına oranlayıp (26933/26251=1.026), altın ihracatı olmasaydı büyüme %3.2 değil %2.6 olacaktı sonucuna varıyor.

* Fatih Özatay, burada çok basit bir hesap hatası yapıyor. Daha doğrusu ihraç edilen altının nereden geldiğini unutup sanki yurtiçindeki madenlerde üretilmiş gibi hesap yapıyor. 155 milyon TL’lik altın ihracatını mal ve hizmet ihracatından düşerken, diğer kalemlerde bununla ilgili bir ayarlama yapması gerektiğini unutuyor. Bu altın yurtiçindeki madenlerde üretilip ihraç edildiyse elbette böyle bir ayarlama yapmaya gerek yok. Fakat bu altının daha önce ithal edilip stok olarak depoya konulduğunu biliyoruz. Bu durumda bu altın ihraç edilmeseydi stokta durmaya devam edecekti. O zaman demek ki 2012’nin ilk çeyreğindeki stok değişimi -618 milyon TL değil, -463 milyon TL olacaktı (-618+155=-463). Şimdi elimizde 6.598 milyon TL’lik mal ve hizmet ihracatı yanında stok değişimi için de -463 milyon TL’lik yeni bir rakam var. Şimdi bu iki yeni rakamı 18.967 milyon TL’lik hanehalkı tüketimi, 2.658 milyon TL’lik devletin nihai tüketim harcaması, 6.994 milyon TL’lik gayri safi sabit sermaye oluşumu ve -7.664 milyon TL’lik ithalat ile toplayalım. Sonuç sizin için sürpriz oldu mu bilmiyoruz ama ulaştığımız rakam en baştaki 2012 ilk çeyrek GSYİH tutarı olan 27.089 milyon TL ile aynı. Bu rakamı 2011’in ilk çeyreğindeki GSYİH’ye oranlıyoruz ve ilginç mi bilmiyoruz ama büyümenin de yine aynı olduğunu buluyoruz (27089/26251=1.032). Demek ki stoktaki altını ihraç etmeseydik de büyüme değişmeyecekmiş. Ya da başka bir deyişle stoktaki altını oradan çıkarıp ihraç etmemiz büyümemizi etkilememiş.

* Yukarıdaki paragrafta altını normal bir mal gibi kabul ettik ve 155 milyon TL’lik ihracatı yapılmamış varsaydığımızda ayarlamayı stok değişimi kaleminde yaptık. Aslında bu da tam doğru değil. İşin o paragrafta ulaştığımız sonucu değiştirmeyen başka bir ilginç boyutu daha var. TÜİK’in milli gelirin hesaplanma yöntemleriyle ilgili yayınının 62’nci sayfasında yer alan bilgiye göre, külçe altın (parasal olmayan altın diye geçiyor) milli gelir hesabında sermaye unsuru olarak kabul ediliyor ve gayri safi sabit sermaye oluşumu kalemi içinde yer alan “kıymetlilerin elde edilişleri eksi elden çıkarılışları” kategorisine işleniyor (10). Yani şu anda ihracatının büyümeye etkisini tartıştığımız külçe altın ithalat yoluyla geldiğinde normal mal stokuna değil de sermaye stokuna eklenmişti. Şimdi ihraç edilirken de normal mal stokundan değil sermaye stokundan çıkarılıyor. Bu durumda 155 milyon TL’lik altın ihracatını yapılmamış varsaydığımızda ayarlamayı stok değişimi kaleminde değil gayri safi sabit sermaye oluşumu kaleminde yapmamız gerekiyor. 155 milyon TL’lik altın ilk çeyrekte ihraç edilmeseydi sermaye stokunda durmaya devam edecekti. Bu durumda ilk çeyrekteki gayri safi sabit sermaye oluşumu 6.994 milyon TL değil, 7.149 milyon TL olacaktı (6994+155=7149). Artık usandınız biliyorum ama gelin şu hesabı bir daha yapalım. Şimdi elimizdeki yeni rakamlar 6.598 milyon TL’lik mal ve hizmet ihracatı ve 7.149 milyon TL’lik gayri safi sabit sermaye oluşumu. Bunları orijinal rakamlar olan 18.967 milyon TL’lik hanehalkı tüketimi, 2.658 milyon TL’lik devletin nihai tüketim harcaması, -618 milyon TL’lik stok değişmesi ve -7.664 milyon TL’lik mal ve hizmet ithalatı ile toplayalım. Sonuç yine ilk baştaki 27.089 milyon TL ile aynı. Sürpriz olmadı değil mi? Bu durumda büyüme de yine %3.2 çıkar.

Son olarak yukarıda kafanız karışmasın diye anlatımını sonraya bıraktığımız, Fatih Özatay’ın hesabında yer alan, ilk çeyrekte ihraç edilen altının 1998 yılı sabit fiyatlarıyla karşılığını nasıl bulduğumuzu da anlatalım. Fatih Özatay, geçici altın ihracatı olmasaydı ilk çeyrekteki büyüme %3.2 değil %2.6 olacaktı dediğine göre, demek ki 2012’nin ilk çeyreğindeki altın ihracatının 1998 yılı sabit fiyatlarıyla karşılığını 155 milyon TL olarak hesaplamış bulunuyor. Çünkü 2011’in ilk çeyreğindeki 26.251 milyon TL’lik GSYİH'yi %2.6 büyütürsek karşımıza 26.933 milyon TL çıkar (26251x1.026=26933). Bunun 2012’nin ilk çeyreğindeki gerçek GSYİH'den farkı ise 155 milyon TL'dir (27089-26933=155).

KAYNAKLAR:

(1) Uğur Gürses, “İran’ın Altın Operasyonu”, Radikal, 2 Temmuz 2012
(2) Uğur Gürses, “İran’ın Petro-Liraları Altın Oldu!”, Radikal, 11 Temmuz 2012
(3) Fatih Özatay, “Geçici Altın İhracatı ve Büyümemize Etkisi”, Radikal, 7 Temmuz 2012
(4) Fatih Özatay, “Altın İhracatı, Sanayi Üretimi ve Büyüme”, Dünya, 11 Temmuz 2012
(5) Fatih Özatay, “Arındırılmış Büyüme Verileri Gerekiyor”, Radikal, 14 Temmuz 2012
(6) TEPAV, “Ekonomide Durum: 2012/1”, 29 Temmuz 2012
(7) Fatih Özatay, “Büyüme ikinci çeyrekte yatay mı?”, Radikal, 7 Ağustos 2012
(8) Fatih Özatay, "Geçen haftaya bakış", Dünya, 8 Ağustos 2012
(9) Uğur Gürses, "İran altını büyümeyi etkiledi mi?", Radikal, 8 Ağustos 2012
(10) Türkiye İstatistik Kurumu, “Üretim ve Harcama Yöntemi ile Gayri Safi Yurtiçi Hasıla Tahminleri: Kavram, Yöntem ve Kaynaklar”, Türkiye İstatistik Kurumu Matbaası, Ankara, 2012

Salı, Ekim 26, 2010

Twitter'a beklerim

Blogdan sıkıldım, Twitter'a atladım. Az ve öz yorumlar yapmak için daha elverişli. Beklerim.

Cuma, Mayıs 28, 2010

Gürses'ten yüzde 10'luk işsizlik üzerine

Başbakan bir laf etti, tartışması iktisatçılara düştü. Bugün de Uğur Gürses yüzde 10'luk işsizlik tartışmasına katılmış. Okumak isteyenler buraya tıklasın.

Perşembe, Mayıs 27, 2010

Özatay'dan yüzde 10'luk işsizlik üzerine

Fatih Özatay'ın bugünkü yazısı da bizim dün ele aldığımız yüzde 10'luk işsizlik üzerine. Okumak isterseniz buradan buyrun.

Çarşamba, Mayıs 26, 2010

İşsizlik üç ayda yüzde 10'a iner mi?

Gazetelerin yazdığına bakılırsa Başbakan Erdoğan geçen gün "İşsizlik oranını üç ayda yüzde 10'a indireceğiz" diyesiymiş. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner de bunun üzerine "İşsizliği üç ayda yüzde 10'a indirecek mucizeler varsa seviniriz" demiş. Biz böyle peşin hüküm vermeden gelin bir işin matematiğine bakalım. İşsizliği üç ayda yüzde 10'a indirmek gerçekten mümkün müdür, anlamaya çalışalım.

Öncelikle mevcut verilere göre şubat ayı itibariyle işsizlik oranının yüzde 14.4 seviyesinde olduğunu belirtelim. Mevsimlik eğilimleri dikkate alırsak, üç ayda işsizlikte gerçekten de büyük bir düşüş yaşanması ihtimali var. Yaz aylarına doğru tarım, inşaat ve turizm gibi sektörlerde iktisadi faaliyetlerin yoğunlaşması işsizliği azaltırken, aynı sektörlerde iktisadi faaliyetlerin azalması kış aylarına doğru ise işsizliği arttırıyor. Bu süreçte en hızlı düşüş mart-mayıs arasında gerçekleşiyor. Başbakan Erdoğan'ı tam şimdi böyle bir açıklama yapmaya sevkeden de herhalde ekonomi kurmaylarının kulağına bu konularda bir şeyler çıtlatması oluşturuyor.

Yeri gelmişken reklamımızı da yapalım. Bu konuyla ilgili geçen yıl da bir tartışma olmuş ve resesyon nedeniyle mart-mayıs dönemindeki mevsimlik düşüşün gerçekleşip gerçekleşmeyeceği konusunda kuşkular belirmişti. O zaman da bu konuda bir yazı yazmış ve resesyona rağmen mevsimsel düşüşün yine de gerçekleşeceğini söylemiştik. Sonunda haklı da çıkmıştık.

Neyse, konumuza geri dönelim. Elimizde işgücü piyasası için 2005-2009 dönemine ait aylık veriler var. Bu beş yılda mart-mayıs döneminde işsizlik oranında 2.3 ile 3 puan arasında düşüşler yaşandığını görüyoruz. 2005 yılında 2.3, 2006 yılında 3.0, 2007 yılında 2.5, 2008 yılında 2.7, 2009 yılında ise 2.5 puanlık düşüş olmuş. Ortalaması 2.6 puan ediyor. Bu ortalamayı dikkate alırsak, şubat ayında yüzde 14.4 olan işsizlik oranının mayıs ayında yüzde 11.8'e kadar inmesi ihtimali olduğunu görürüz. Hadi resesyon sonrasında ekonominin tahmin ettiğimizden daha hızlı büyüdüğünü ve işsizlikte de tahmin ettiğimizden daha hızlı bir toparlanma olduğunu dikkate alıp bu yılki düşüşün 3 puanı bulabileceğini kabul edelim. Bu durumda mayıs ayında işsizlik oranı yüzde 11.4'e kadar inebilir. İşsizlik oranının yüzde 10'lu seviyeleri ucundan olsun (yüzde 10.9) görebilmesi için ise mart-mayıs dönemindeki düşüşün şimdiye kadar görülmemiş bir seviye olan 3.5 puana çıkması gerekiyor. İmkansız değil elbette ama çok zor.

Cumartesi, Nisan 17, 2010

Ekonomi Türk kitabı

Ekonomi Türk, blog dünyasıyla ilk tanıştığımda haşır neşir olduğum ve beni de bir blog açmaya teşvik eden bloglardan biri idi. Bu blogun yazarları Ekonomi Türk: Ekonomide Hurafeler ve Gerçekler isimli bir kitap çıkarmış. İnan Doğan, kitabın taslaklarından birini bana da göndermişti. Eğer sonradan değişmediyse, kitap blogdaki yazıların ötesinde bilgiler taşıyor. Bu nedenle blogdaki yazıları okumuş olsanız da bu kitabı da alıp okumanızı tavsiye ederim. Ben de ilk fırsatta gidip alacağım.

Çarşamba, Nisan 14, 2010

Para politikası aktarım mekanizması

Geçen yıl işten arta kalan zamanımın önemli bir bölümünü 15 yıl öncesinden kalan bir hesabı kapatmak için harcadım. 1995 yılında üniversiteden mezun olduğumda ara vermeden yüksek lisansa da başlamıştım ama yeni adım attığım gazetecilik mesleğinde tutunma çabası ağır basınca bu eğitimi tez aşamasındayken yarım bırakmıştım. 2008'in sonlarında af çıkınca bundan yararlanıp yüksek lisansımı tamamlamaya karar verdim. Bir ay kadar önce de nihayet tez savunmamı verip yüksek lisansı bitirdim. Tez konusu olarak son yıllarda ilgimi çekmeye başlayan para politikası aktarım mekanizmasını seçmiştim ve bu vesileyle bu konudaki bilgimi de epey geliştirmiş oldum. Bu konuda üç yıl kadar önce blogda şu yazıyı yazmıştım. O yazının yorumlar kısmında parasal aktarım mekanizmasının 2001 krizi sonrasındaki işleyişine olan ilgimi belli etmişim, bu tez vesilesiyle o konuyu inceledim. Başlığı "Para Politikası Aktarım Mekanizması ve 2001 Krizi Sonrası Türkiye Uygulaması" olan tezimin özet bölümünü aşağıda veriyorum. Ne kadar sürer bilmem ama bir müddet sonra YÖK'ün tez veri tabanından tezin tamamına ulaşılabilir olacak. Merak edenler oradan veya bir e-mail atmak suretiyle benden tezin bir elektronik kopyasını elde edebilir.

Bu çalışmada Türkiye’deki para politikası aktarım mekanizması kanallarının işleyişi, 2001 krizi sonrası dönem için araştırılmıştır. Çalışmada 2001 krizi sonrası döneme odaklanılmasının nedeni, bu dönemde para politikası uygulamasında önemli bir dönüşümün yaşanmış olmasıdır. 2001 krizi öncesinde para politikası daha çok maliye politikasına bağımlı iken, kriz sonrasında Merkez Bankası’nın yasal bağımsızlığı güçlendirilerek, etkin bir para politikasının önü açılmıştır. 2001 krizi sonrasındaki para politikası uygulaması neticesinde, enflasyon 30 yılı aşkın bir süreden sonra tek haneye düşürülmüştür. Bu gelişmeden hareketle hipotezimiz, bu dönemde para politikası aktarım mekanizması kanallarından en azından bazılarının işlediği yönündedir. Bu hipotezi test etmek için yapılan ekonometrik analizler sonucunda, söz konusu dönemde faiz oranı ve varlık fiyatları kanallarının çalıştığı, döviz kuru ve kredi kanallarının ise çalışmadığı bulgusu elde edilmiştir.

Cuma, Nisan 02, 2010

Bir yazı, iki hata

Son açıklanan milli gelir verileriyle ilgili özet bir değerlendirmeyi Ekonomist'in internet sitesinde yapmıştım. Daha ayrıntılı bir değerlendirmem de pazar günü çıkacak sayıda yer alacak. Bu arada günlük basında yazı yazan meslektaşlarımın konuyla ilgili değerlendirmelerini okumaya devam ediyorum. Bugün de Habertürk'te Abdurrahman Yıldırım'ın yazısını gördüm. Yıldırım'ın yazısında iki hata var. Hemen düzeltiverelim ki siz de işin doğrusunu öğrenin.

Yıldırım, yazısının bir yerinde 2009'daki küçülmenin yüzde 4.7 olduğunu belirttikten sonra şöyle diyor: "Bu oran 2001 krizindeki yüzde 5.7’lik daralmanın 1 puan altında. Yani veriler 2009 krizinin 2001’den daha küçük kaldığını da gösterdi."

İşin doğrusu, 2009'daki küçülmenin 2001'dekinden daha düşük olması son resesyonun öncekinden daha hafif geçtiğini göstermez. Çünkü 2001'deki resesyonun tamamı 2001 yılına ve de söz konusu yılın son üç çeyreğine denk gelmişti. Son resesyon ise 2008 ve 2009 yılları arasında dağıldı. Küçülme, 2008'in son çeyreği ile 2009'un ilk üç çeyreğinde yaşandı. Zaten bu nedenle 2001'dekine sadece 2001 resesyonu derken, sonuncusuna 2008-2009 resesyonu diyoruz. Demek ki iki resesyon arasında karşılaştırma yaparken son resesyonun sadece 2009'daki büyümeye değil 2008'deki büyümeye etkisini de dikkate almak gerekiyor.

Peki bunu nasıl yapabiliriz? Birkaç şekilde. Öncelikle ham GSYİH verileri üzerinden gidelim. 2008'in son çeyreği ile 2009'un ilk üç çeyreğini bir arada ve bir yıllık dönem olarak ele alırsak, bu dönemde ekonominin 2007'nin son çeyreği ile 2008'in ilk üç çeyreğinden oluşan bir yıllık döneme göre yüzde 7.8 küçüldüğünü görürüz. 2001'in resesyonun yaşandığı son üç çeyreğinde ise ekonomi 2000 yılının aynı dönemine göre yüzde 7.6 küçülmüştü. Demek ki 2008-2009 resesyonu 2001 resesyonundan hiç de aşağı kalmıyor ve hatta birazcık daha ağır geçmiş görünüyor.

Ham veriler üzerinde gidilerek yapılabilecek bir hesap da GSYİH verilerini dörder çeyrek dörder çeyrek toplayarak yıllıklandırmak ve 2001 ve 2008-2009 resesyonlarındaki zirve ve dip noktaları arasındaki düşüşü hesaplamaktır. Bu şekilde hesap yapıldığında 2001 resesyonundaki zirve noktası 2001'in ilk çeyreği dip noktası ise 2001'in son çeyreği çıkıyor. Bu zirve ve dip noktaları arasındaki düşüş ise yüzde 6 olarak hesaplanıyor. 2008-2009 resesyonundaki zirve ve dip noktaları ise 2008'in üçüncü çeyreği ile 2009'un üçüncü çeyreği olarak bulunuyor. Bu zirve ve dip noktaları arasındaki düşüş de yüzde 7.8 çıkıyor. Bu hesaba göre 2008-2009 resesyonunun çok daha ağır olduğu anlaşılıyor.

Bu karşılaştırmayı yapmanın bir başka yolu da, dün Fatih Özatay'ın yaptığı gibi, mevsimsel düzeltilmiş GSYİH verilerini kullanmak. TÜİK'in yayınladığı mevsimsel düzeltilmiş GSYİH verilerine bakarsak, 2001 resesyonu öncesindeki zirve noktasının 2000'nin dördüncü çeyreği, resesyon sırasındaki dip noktanın ise 2001'in son çeyreği olduğunu görürüz. Bu zirve ve dip noktaları arasında GSYİH'de yaşanan düşüş yüzde 11.4 olarak hesaplanıyor. Son resesyonda ise mevsimsel düzeltilmiş veriler zirve noktasını 2008'in ilk çeyreği, dip noktasını 2009'un ilk çeyreği olarak veriyor. Bu zirve ve dip noktaları arasında yaşanan düşüş ise yüzde 13.2'yi buluyor (Benim verdiğim bu rakamların Fatih Özatay'ınkinden (yüzde 11.7 ve yüzde 13.4) neden biraz da olsa farklı olduğunu merak ediyorsanız onu da bir ara yazmayı düşünüyorum). Görüldüğü gibi bu hesap sonucunda da 2008-2009 resesyonunun 2001 resesyonundan biraz daha ağır geçtiği ortaya çıkıyor. Bu son hesabın en doğrusu olduğunu da bu arada belirteyim. Tabii bunun için mevsimsel düzeltmenin kaliteli bir şekilde yapılmış olması gerekiyor.

Gelelim Abdurrahman Yıldırım'ın yazısındaki ikinci hataya. Yıldırım, yazısının 2010 büyüme tahminine ilişkin bölümünde ihracattaki altın etkisinden (bu da ne diyorsanız şuraya bakın) bahsediyor ve şöyle diyor: "Bu arada TÜİK’in ihracat rakamlarının şubatta yüzde 1.3 azalmayı göstermesi büyümeyi düşürmez."

İşin doğrusu, ilk iki ayda ihracatta görülen düşüş neden kaynaklanırsa kaynaklansın büyümeyi olumsuz etkileyecektir. Aksi durum sadece TÜİK'in milli gelir verilerini altın ihracatını hariç tutarak hesaplamasıyla mümkün olabilir ki öyle bir durum olduğunu sanmıyorum. Fakat şunu da belirteyim ki, bu olumsuz etkiye rağmen yine de 2010'da yüzde 6 civarında büyümenin mümkün olduğunu düşünüyorum.

Perşembe, Nisan 01, 2010

Farkındalık

Hurşit Güneş'in bugünkü yazısından:

Bakınız TÜİK bu kez üç aylık verileri takvim ve mevsim etkisinden arındırarak da yayımlamış. Yılın ilk çeyreğinde milli gelir yüzde 7 küçülse de, ikinci çeyrekte yüzde 6.6, üçüncüde 2.7 ve dördüncüde de yüzde 2.7 büyümüş. Yani ekonomide toparlanma (yetersiz de kalsa) 2009 yılının ikinci yarısında başlamış. Fakat nasıl olduysa biz farkında olmamışız!
Şu yazıları okuyanlar farkına varmıştı: bir, iki, üç.


Güncelleme (Nisan 02, 2010): Hurşit Güneş'in yazısının alıntı yaptığım yerinde maddi bir hata var. 2009'un son çeyrek dönemindeki mevsimsel düzeltilmiş büyüme yüzde 2.7 değil yüzde 2.3 olacak. Bunu yazıyı yazarken de fark etmiştim ama derdim başka bir şeyi vurgulamak olduğu için önemsememiştim. Neyse, şimdi düzeltmiş olduk.